— Bu gezegenin tüm suyu çekilmiş. Bu gezegen de Yer Yuvarlağı kadar kuru. Bu benekler de okyanusların buharlaşması sonucunda oluşmuş tuz yataklarından başka bir şey değil.
Theon, Alvin’inkinden aşağı kalmayan bir üzüntüyle ekledi:
— Böyle bir şeyin olmasına hiçbir zaman müsaade etmemeliydiler. Sanırım geç, çok geç kaldık.
Theon’un duyduğu sonsuz düş kırıldığını artık hiç, ama hiçbir şey gideremeyeceğinden, Alvin hiçbir şey söylemeyip sessizce önündeki büyük gezegene bakmayı yeğledi. Gezegen geminin altında etkileyici bir yavaşlıkla dönüp, yüzeyi görkemli bir tarzda onlara doğru yükseldiğinden, artık yapıları, okyanusların kurumuş yatakları hariç, diğer her tarafında yükselen yapıları görebilmekteydiler. Bembeyaz kabukları, minimini deniz kabuklarını andıran yapıları.
Bu gezegen bir zamanlar Evren’in merkezi olmuştu. Şimdiyse hareketsiz, dupdurgundu. Atmosferi boş, bomboştu ve yüzeyinde yaşam olduğunu belirten hareketli noktalardan bir tane, tek bir tane bile görülmemekte, ne bir ses, ne de bir nefes duyulmaktaydı. Yine de gemi bu donmuş taş denizinin üzerinden belli bir hedefe doğru yol alıyormuşçasına ilerlemekteydi. Göğe doğru atılmak için yer yer bir araya gelip, güç toplamak için gerilemiş, hız alıp muazzam yüksekliklere sıçramış, göklere meydan okurken donup kalmış devasa dalgaların oluşturduğu bu donmuş taş denizinin üzerinden, belli bir hedefe doğru yol alıyormuşçasına hızla ilerlemekteydi.
Sanki robot en sonunda anılarının kaynağına inmiş, asıl hedefine varmışçasına, gemi birdenbire durdu. Şimdi tam altlarında, mermer, muazzam bir amfiteatrın tam ortasında bulunan, kar beyazlığında taştan bir sütun yükselmekteydi. Alvin kısa bir süre bekledi. Sonra da araç hareketsiz kalmaya devam ettiğinden, gemiyi yere, sütunun ayağına doğru yöneltti.
O ana kadar bile, bu gezegende yaşamla karşılaşacağına dair minicik bir umut kırıntısı beslemişti ama bu umudunu daha hava süzgecinden çıktığı anda yitirdi. Yaşamı boyunca hiç, ama hiçbir zaman, hatta Shalmirane’in perişan ıssızlığının kalbinde bile böylesine mutlak bir sessizlikle karşılaşmamıştı. Yeryüzünde mırıltılar, canlıların sesleri, ya da rüzgârın soluğu hiç kesilmezdi. Buradaysa bunların hiç, ama hiçbiri duyulmamaktaydı ve bir daha da asla duyulmayacaktı.
Robotun onları niçin buraya getirmiş olduğunu bilmenin imkânı yoktu ama Alvin artık bunun pek önemi olmadığını da bilmekteydi. Beyaz mermerden büyük sütun belki de elli ayak boyundaydı ve ovanın yüzeyinden biraz daha yüksek, maden bir dairenin üzerinde durmaktaydı. Bu girintisiz çıkıntısız, dümdüz sütunun üzerinde neye yaradığını gösteren en ufak bir şey bile yoktu. Bu sütunun eskiden tüm astronomik ölçülerin sıfır noktasını gösterdiğini belki tahmin edebilecekler, ama bundan hiçbir zaman kesinkes emin olamayacaklardı.
Alvin hüzünle bunun tüm araştırmalarının sonu olduğunu düşündü. Yedi Güneşlerin diğer gezegenlerini ziyaret etmenin faydasız olacağım biliyordu. Eğer evren’de hâlâ bir akıl varsa bile bu aklı şimdi daha nerede aramalıydı? Daha nerede arayabilirdi? Göklerle gökler, bu göklere kum tanecikleri gibi saçılmış yıldızlarla yıldızlar, güneşlerle güneşler, milyarlarca güneşle milyonarca yıldız görmüştü ve zamandan geriye kalanın hepsini araştırmak için yeterli olmadığını çok iyi biliyordu.
Birdenbire üzerine daha önce hiç görmemiş olduğu şiddette bir kasvet çöküyor; onu gitgide kahrediyormuş gibi bir duyguya kapıldı. Diaspar’ın Evren’in sonsuz uzaklıklarından duyduğu korkuyu, ulusunu, kentlerinin minik dünyasına hapsedip oradan dışarı salıvermeyen dehşeti ancak şimdi anlayabilmekte ve sonuçta Diaspar’lıların haklı olduğunu kabul etmek ona güç, içimi zehir zıkkım acı bir ilaç gibi güç gelmekteydi.
Yardım görmek için arkadaşına döndü ama kelin merhemi olsa ilkönce kendi başına sürerdi. Üstelik Theon yumruklarını sımsıkı sıkıp kaşlarını çatmış, cam gibi donuk donuk parlayan gözlerle hiç kımıldamadan boşluğa bakmaktaydı.
Bu görünüm karşısında içi ürperen Alvin endişeyle sordu:
— Theon. Neyin var?
Theon yanıtlarken bile hâlâ boşluğa bakmaktaydı.
— Bir şey geliyor!
— Bir şey mi? Nasıl bir şey?
— Bilmiyorum. Henüz bilmiyorum. Gemiye dönsek daha iyi olacak…
* * *
Vanamonde’nin bilincine ilk erişinden beri Galaksi sayısız kez dönmüştü ekseni üzerinde. Bu ilk evreler, evrenlerle, kendisine o zamanlar bir çocuk gibi bakıp hizmet etmiş olan varlıklar hakkında şimdi çok az şey anımsamaktaydı ama, en sonunda gidip de onu yıldızların arasında yapayalnız bırakmış oldukları zaman duyduğu üzüntüyle yalnızlığı, o korkunç yalnızlığı hâlâ hatırlayabiliyordu. Ta o zamandan beri de, asırlar, ışık asırları boyunca, amaçsız, başıboş, güneşlerden güneşlere gitmişti. Ağır ağır gelişerek, gücüyle becerilerini yavaş yavaş arttırarak, güneşlerden güneşlere gitmişti. Bir zamanlar doğumunda yanında bulunup da kendisiyle meşgul olanlara tekrar kavuşmanın hasretiyle yanarak, sonsuz bir düş peşinde güneşlerden güneşlere gitmişti. Gerçi bu düş zamanla gücünü yitirip zayıf düşmüştü ama o bu düşü izlemekten hiçbir zaman tam anlamıyla vazgeçmemiş, ilk bakıcılarına, o çok çok sevdiklerine kavuşmak umudunu hiçbir zaman tam anlamıyla yitirmemişti.
Sayılamayacak kadar çok dünyada yaşamın enkazıyla yaşamdan artakalan enkazla karşılaşmış olmasına karşın, akılla sadece bir, tek bir kere yüzyüze gelip, Kara Güneş’ten dehşet içinde kaçmıştı. Bununla beraber umudunu yine de yitirmemişti. Çünkü evren sonsuzdu ve araştırmasına da henüz yeni başlamış sayılırdı.
Galaksi zamanla mekanın çok, çok uzaklarında bulunmasına rağmen, Galaksinin kalbinden yayılan büyük güç patlaması Vanamonde’yi, ışık yıllarının ötesindeki Vanamonde’yi göstermekteydi. Yıldızların yaydığı radyasyonla hiçbir ortak tarafı olmayan bu işaretin ışığı bilincinin derinliklerinden, kuyruklu bir yıldızın bulutsuz bir gökten birdenbire akıp akışı gibi geçmiş, geçerken de bilincinin derinliklerini birdenbire aydınlatmıştı. O geçmişin ölü, hiç değişmeyen örneğinde olduğu gibi hep bu ışığa, kendi kendini ölü dokular gibi atıp kabuk değiştiren bu ışığa doğru, yaşamının en son anına doğru ilerlemişti hep. Bir kere daha kabuk değiştireceği, bir kere daha doğacağı anına doğru ilerlemişti hep.
Burayı biliyordu. Bu gezegen ona yabancı değildi. Çünkü daha önce de bulunmuştu burada. O zaman cansızdı. Şimdiyse aklı vardı. Kendisine hemen hemen madde dünyasındaki diğer herşey kadar yabancı olduğu için anlayamadığı şekil. Ovanın üzerinde duran, uzun, maden şekil. Gerçi bu şeklin çevresinde bu şekili Evren’in sonuna götürmüş olan güç halesi hâlâ ışıldamaktaydı ama bunun kendisi için artık önemi kalmamıştı. Kaslarını birdenbire atlamak için yay gibi germiş vahşi bir hayvanın hassas sinirliliğiyle, özenle, büyük bir özenle, sonunda bulmuş olduğu iki akla, iki cana doğru uzandı ve araştırmasının, uzun araştırmasının artık bitmiş olduğunu, sonunda, en sonunda aradığını bulmuş olduğunu, nihayet bulmuş olduğunu anladı.
* * *
Rorden bu toplantının daha sadece birkaç gün önce ne kadar imkânsız bir şeymiş gibi geleceğini düşündü. Teknik bakımdan hâlâ gözden düşmüştü. Hâlâ zan altındaydı. Bununla beraber bu toplantıda bulunmasının gerekliliği öylesine açıktı ki kimse toplantının dışında tutulmasını önermemişti. Kendisi gibi seçimle gelmiş üyelerin her İlci yanlarında yer aldığı altı konuk Konseyin karşısında oturmaktaydı. Gerçi bu oturuş şekli konukların yüzlerini görmesine engel olmaktaydı ama Konsey üyelerinin yüzlerindeki ifade yeterince eğitici olduğundan, bunun pek bir önemi yoktu.
Читать дальше