Tırmandıkları yamaç, ayaklarının altında hışırdayan yosunlarla kaplıydı.
“Tepede bir şey var!” dedi Kaptan. Gökyüzünde belli belirsiz bir şekil kıpırdadı. Işığın göz kamaştırıcı ani pırıltıları vardı. Doruğun elli, altmış metre yükseğinde cismi görebildiler; yavaşça dönen bir kubbeydi bu. Yüzeyinde, döndükçe, kâh Güneşi, kâh peyzajın parçalarını yansıtan aynalar vardı.
Gözlerini sırta çevirdiklerinde, bir başka benzer kubbe yakaladılar, ya da düzenli parıltılardan, öyle sandılar. Ufka kadar uzanan sırt boyunca buna benzer daha birçok pırıltılı nokta vardı.
Sonunda, tepenin doruğundan, şimdiye kadar görmedikleri bir bölgenin içini seyretme fırsatını bulabildiler. Hafif eğimli bayırlar, sivri uçlu direklerden dizilerin üzerinde çapraz hatlar çizdiği meydanlar oluşturuyordu. En uzaktaki direkler, araya giren atmosferle pek seçilemeyen büyük, mavi bir yapının ayaklarında bulanıklaşıyordu. En yakın direklerin üzerinde hava, yoğun ısıdan kaynaklanıyormuş gibi, düşey kolonlar halinde titreşiyordu. Direk dizilerinin arasından, düzinelerce oluk aynı yöne, doğuya doğru uzanıyordu. Orada, ufukta, düzensiz açıların ortaya çıkardığı karmaşık bir mozaiğin içinde burçların ve altın, gümüş sivriltilerin oluşturduğu bina kalabalığı uzaklıktan ötürü, solgun pırıltılı, mavimsi bir yığına karışıyordu. Gökyüzü parlak değildi orada ve bazı yerlerde sütümsü bir buhar, incecik bir bulut tabakasına mantar gibi yayılmıştı; bunun sınıfına dikkatle baktıklarında bir görünüp bir kaybolan siyah noktacıklar farkettiler.
“Bir şehir…” diye fısıldadı Mühendis.
“Kazadan önce gördüğüm buydu…” dedi, onun yanında duran Kaptan.
Aşağı inmeye başladılar. İlk direk ya da pilon dizisi, üzerinde yürüdükleri patikanın hizasında, bayırın eteğinden başlıyordu. Bunların yerden iki, üç metre kadar yüksekteki tabanları simsiyah birer koni biçimindeydi ve yukarı uzayan bölümleri, her birinde bir tür metalden yapılmış merkezi bir mil bulunan yarı saydam sırıklardan oluşuyordu. Havanın yukarıda titreştiğini hissettiler. Ardından sabit, yankılı bir vızıltı duyuldu.
“Havalandırma borusu mu?” diye sordu Fizikçi.
Koni biçimli tabanlara önce tedbirli bir şekilde, sonra da rahatça dokundular. Titreşim yoktu.
“Hava akımı hissetmiyorum,” dedi Mühendis. “Bunlar belki de emitördür…”
Hafifçe dalgalanan meydanlarda ilerlediler. Şehir artık görüş alanlarından çıkmıştı, ama kaybolmaları mümkün değildi; direkler ve oluklar yönü gösteriyordu. Arasıra, dönen, parlak bir araç uçuyordu, ama bu hep çok uzakta olduğun dan kendilerini gizleme gereği duymuyorlardı.
İleride biraz yüksekte, ağaçlardan yeşil-sarı bir yama halinde bir koru göründü. Önce, direk dizisini takip ederek bunun etrafından dolaşmayı düşündüler, ama bu türlü, yol her iki yana da fazlaca uzuyordu. Bunun yerine kestirmeden gitmeye karar verdiler.
Çevreleri nefes alan ağaçlarla sarıldı. Kuru yapraklar her adımda ayaklarının altında çıtırdıyordu. Altlarındaki toprak küçük borucukbitkileri ve beyaz yosunla kaplıydı. Kalın köklerden çıkmış solgun başakçiçekleri şuraya buraya dağılmıştı. Kokulu reçine damlacıkları yamrı yumru gövdelerden süzülüyordu.
Sıranın başında yürüyen Mühendis yavaşladı. “Kahretsin! Bu yoldan gelmeyecektik!” diye söylendi.
Ağaçların arasında derin bir çukur açılmıştı; kil özelliğindeki duvarlarında, yılan biçimli sarılgan bitkiler kabartma gibi duruyordu. Geri dönmeyecek kadar uzaklaşmışlardı, bu yüzden sarmaşıklara tutunarak, dibinden incecik bir su çizgisinin geçtiği çukura indiler. Karşı duvar oldukça dikti, onlar da tabanı izleyerek, yukarı tırmanabilecekleri bir yer aradılar. Otuz, kırk metre kadar sonra yanlar biraz daha alçalmış, ışık görünmüştü.
“Bu da ne?” diye sordu Mühendis aniden. Hafif bir esinti, bir şey yanıyor gibi tatlımsı ama hoş olmayan bir koku getirmişti. Durdular. Günışığı benekleri, üzerlerinde dolaştı, ardından yine ortalık karardı. Yukarıda ağaçlar hışırdıyordu.
“Yakında bir şeyler var,” diye fısıldadı Mühendis.
Artık tırmanabilirlerdi, ama bunun yerine, birbirlerine yaklaşıp yavaşça çömelerek, çukurun sonundaki, rüzgârın arasıra kıpırdattığı saplarının arasında silik, uzun bir kütle gördükleri çalılığa doğru ilerlediler. Yer giderek çamurlu ve vıcık vıcık oluyordu ama aldırmadılar. Salkımlar halinde budaklarla dolu sapların bölündüğü yerde Güneşlik bir alan göründü. Alanın ortasından, kendisini dik açıyla kesen bir hendekte son bulan, deşilmiş balçığın çizdiği tek bir oluk geçiyordu. Çalılığın kenarında hareketsiz durdular. Saplar budaklarıyla, tulumlarına tembelce dokunduğunda hışırdıyor ve ardından, biri çekiyormuş gibi geri kaçıyordu. Mürettebat gözlerini görüntüye dikti.
Hendeğin kenarındaki parlak öbek başta homojen bir kütle gibi görünüyordu. Adamlar güç bela nefes alabiliyorlardı; koku feciydi. Sonradan farklı figürleri ayırt etmeye başladılar. Kiminin hörgücü yukarı bakan, kimininki yanında duran birtakım yaratıklar öylece uzanmışlardı; küçük yüzleri yukarı gelmiş zayıf vücutlar iri kasların arasına sıkışmış ve cüsseli gövdeler, küçük ellerin gevşek bir şekilde aşağı sarkan düğümlü parmaklarına karışmış, yatıyordu. Şişkin bedenler nemli, sarı yamalarla kaplıydı. Doktor her İki tarafındakilere öyle bir sıkıca yapıştı ki, eğer farkına varabilecek durumda olsalardı, kesinlikle bağırabihrlerdi.
İleri doğru yavaşça bir adım attılar, kolları birbirlerininkine kenetlenmiş, gözleri hendeği dolduran yığında sabitleşmişti. Hendek oldukça büyüktü. Güneşte, iri sıvı damlaları gövdelerin parlak sırtlarından ve yanlarından süzülüyor, yığına gömülmüş gözsüz yüzlerde toplanıyordu. Adamlar onların da bu damlama sesini duyduklarını düşündüler.
Yaklaşan bir ıshk hepsinin yüreğini hoplattı. Bir saniye içinde çalılığa geri koşarak bitkilerin arasına daldılar ve jektörlerine sarıldılar. Fırıldak gibi dönen bir kolon karşılarındaki ağaçların arasında parlayarak alana girdiğinde, saplar hâlâ sallanıyordu.
Araç, hendeğe üç, dört metre kala yavaşladı ama ıslık daha da yükseldi ve etrafında güçlü bir ıslık dolandı. Hendeğin çevresinde döndü. Ansızın, çamur, yerden havaya doğru patladı ve kızılımsı bir bulut parlak diski yarıya kadar sardı. Parçalar çalılığın üzerine ve yere yapışmış adamların tepesine yağmur gibi püskürmüştü. Korkunç bir ses duydular; dev bir mahmuz ıslak bir yelken bezini yırtıyordu adeta. Sonra disk, alanın diğer ucuna vardı ve geri gelmeye başladı. Bir an için durdu, fırıldak sütun nişan alıyor gibi yavaşça sağa ve sola kaydı, sonra birdenbire hızlandı. Hendeğin öteki tarafı patlayan çamur bulutuyla örtülmüştü. Diskten bir homurtu çıktı, genleşiyormuş gibi sarsıldı. Adamlar, her iki yandaki ağaçların ve çalılığın küçülmüş yansımasını gösteren ayna gibi kabarcıkları gördüler. İçindeyse ayıya benzer bir şey kımıldıyordu. Keskin, titreşimli ses hafifledi ve kolon geldiği oluktan hızla uzaklaştı.
Taze çamurdan oluşan çıkıntılı sırt şimdi meydanın üzerinde yükselmişti ve yanında bir metre derinliğinde bir siper açılmıştı.
Adamlar yavaşça ayağa kalktılar; tulumlarındaki bitki liflerini temizlediler. Sonra, sanki önceden konuşulmuş gibi, geriye bir dönüş yaptılar. Oyuktan ayrılıp direk dizilerini ve ağaçları geçtiler. Dönen ayna-kubbe yönünde, bayırın yarı yoluna geldiklerinde Mühendis, “Belki de sadece hayvandılar,” dedi.
Читать дальше