Bu kez karşılarındaki, nefes alan koyu yeşil ve koyu kırmızı ağaçların oluşturduğu şuraya buraya dağılmış koruluklarla dolu, inişli çıkışlı bir manzaraydı. Bal renginde çamur yokuşlu tümsekler ve Güneşte gümüşi, gölgede ise gri-yeşil olan yosun öbekleri vardı. Bütün bu geniş alan, birbirleriyle arada bir kesişerek farklı yönlere giden ince, dar çizgilerle doluydu. Bunlar vadilerin arasından geçiyor ama tepelere uğramıyordu. Bazıları kırmızımsı, bazıları kumla kaplanmış gibi beyaz ve bazıları da kömür gibi siyahtı.
“Yollar!” diye bağırdı Mühendis, ama sonra hemen düzeltti: “Hayır, yol olamayacak kadar dar bunlar… Ne olabilirler?”
“Örümcek koruda da buna benzer bir şey bulmuştuk,” dedi Kimyager, dürbününü gözlerine kaldırırken.
“Hayır, o farklıydı,” dedi Sibernetikçi.
“Bakın! Bakın!” Doktor’un bağırtıları hepsini yerinden sıçrattı.
Şeffaf bir şey, geçen sarı bir çizgi boyunca kayıyor ve yarım mil kadar uzaktaki iki tepenin arasına doğru alçalıyordu. Güneşte solgun bir parlaklığı vardı; sürekli dönen ve merkezde birleşen çubukları olan yarı şeffaf bir tekerleğe benziyordu. Havalandı ve görünmez oldu ama daha aşağıda, çamur kayalarının ayaklarında, fırıl fırıl dönen bir bulut gibi, daha belirgin parıldamaya başladı ve dümdüz ilerleyerek nefes alan ağaçlardan bir öbeği geçtikten sonra, uzaktaki bir kanyonun ağzında gözden kayboldu.
Doktor, arkadaşlarına döndü, gözleri parlıyordu ve gülümsüyor gibi dişleri görünüyordu. Ama yüzünde neşe yoktu. “İlginç, öyle değil mi?”
“Kahretsin, dürbünümü unuttum. Seninkini versene,” dedi Mühendis, Sibernetikçi’ye dönerek. “Boşver,” dedi sonra; geç kalmıştı.
Sibernetikçi jektörünü kaldırdı. “Silahlarımız yeterli değil,” diye mırıldandı.
“Neden bir saldırıya uğrayacağımızı düşünüyorsun?” diye sordu Kimyager, ona hiddetle bakarak.
Bir süre çevrelerindeki manzaraya gözlerini dikerek hiç konuşmadılar.
“Artık gidelim mi?” diye önerdi Sibernetikçi.
“Evet,” dedi Kaptan. “Durun! Bir tane daha!”
Öncekinden çok daha hızlı hareket eden ikinci bir bulut, tepelerin arasında bir içeri bir dışarı ilerliyordu. Yerden fazla yüksek değildi. Adamların hizasına geldiğinde ise, onu gözden kaybettiler; bu bulanık döner daireyi görmek, yalnızca yön değiştirdiğinde mümkün oluyordu.
“Bir tür araç,” dedi Fizikçi yavaşça. Elini Mühendis’in omzuna koymuştu, gözleri halâ küçük koruların arasında dolaştıkça küçülen ışıltılı buluttaydı.
“Ben doktoramı yaptım,” dedi Mühendis, kendi kendine konuşur gibi, “Ama bu… her neyse, içinde dışbükey bir şey vardı, bir pervane göbeği gibi.”
“Evet. Ve diğer kısmından daha parlaktı,” dedi Kaptan. “Boyutları neydi dersin?”
“Eğer aşağıdaki ağaçlar kanyonun üstündekilerle aynı yükseklikte ise, en az dokuz metre çapında olduğunu söyleyebilirim.”
Doktor bir tepe sırasını işaret etti. “Her ikisi de orada kayboldu. Bence oraya doğru yönelmeliyiz, kabul mü?” Ve yokuş aşağı inmeye başladı. Ötekiler de arkasından seğirttiler.
“Kendimizi bir iletişime hazırlasak iyi olur,” dedi Sibernetikçi. Sinirle dudaklarını yalıyordu.
“Ne olacağı hakkında henüz bir fikrimiz yok. En iyisi sakin kalmak, kendimize hâkim olmaya çalışmak,” dedi Kaptan. “Ama yürüyüş düzenimizi değiştireceğiz. Bir kişi önde, bir kişi arkada ve biraz daha yayılarak yürüyelim.”
“Böyle ortalıkta mı olacağız?” diye sordu Fizikçi. “Biraz gözden uzak kalmamız daha iyi olabilirdi.”
“Kendimizi çok fazla gizlemek istemiyoruz; bu şüpheli görünecektir. Ama, doğru, mümkün olduğunca gözlenmeden gözlem yapabilmemiz daha iyi…”
Elli, altmış metre indikten sonra, çizgilerin iİkine ulaşmışlardı.
Eski dönemlerde kullanılan bir sabanın izini andırıyordu; ufalanmış toprak, genişliği iki karıştan fazla olmayan bir oluğun her iki yanına atılmıştı. İlk gözlemlerinde karşılaştıkları, yer yüzeyinin biraz altında, yosunla örtülü şeritlerinkine yakın boyutları vardı, ama burada yosun yoktu, yalnızca çıplak, kırık toprak beyazımsı bir tabakanın arasından geçiyordu.
“Garip,” diye söylendi Mühendis ayağa kalkarken. Ellerini tulumuna kuruladı.
“Kuzeye giden oluklar, sanırım, daha eski,” dedi Doktor, “… ve uzun zamandır da kullanılmamış. Bunların…”
“Bu mümkün,” diye onayladı Fizikçi. “Ama bunları oluşturan ne? Bir tekerlek olmadığı kesin; tekerleğin açtığı bir yol tamamen farklı olurdu.”
“Bir tür tarım makinası olabilir mi?” diye sordu Sibernetikçi.
“Toprağı neden dört inçlik bir derinlikte sürsünler ki?”
Çizginin karşısına geçip yürüdüler. Konuşmaya bile engel olacak kadar gürültülü bir korunun yanından geçiyorlardı ki, arkalarında duydukları kulak tırmalayıcı bir ıslıkla, içgüdüsel olarak ağaçların arasına daldılar. Saklandıkları yerden gördükleri, çayırın üst tarafında, bir ekspres tren hızıyla ilerleyen ışıltılı, dikey bir anafordu. Kenar koyuydu ve parlak merkezi, dönüşümlü olarak mor ve turuncu yanıp sönüyordu. Merkezin çapı iki, ikibuçuk metre arasıydı.
Araç hızla kayıp gittikten sonra aynı yönde ilerlemeye devam ettiler. Koru sona erdiğinde açık bir kırlık alanı geçmek zorunda kaldılar ve bu onları huzursuz etti. Sürekli olarak omuzlarının üzerinden etrafı kolaçan ediyorlardı. Tüyler ürpertici yeni bir ıslık geldiğinde tepe zincirine çok yakındılar. Bu kez, altında gizlenebilecekleri hiçbir şey olmadığından hepsi kendini yere attı. Merkezi koyu mavi, dönen bir disk hızla fırladı.
“Bu onbeş metreden daha yüksek olmalı!” diye fısıldadı Mühendis heyecanla. Ayağa kalkıp üstlerini silkelediler. Tepelerle aralarında uzanan vadi acayip renkli bir kurdele ile ikiye bölünüyordu: Yüzeyinden kum rengindeki parlak yatağının görülebildiği bir ırmakla. Akan su, her iki taraftan, yanardöner mavi birer bitki şeridiyle sınırlanıyordu, bunu gül kurusu bir başka şerit izliyordu. Bunun ardından bir insan kafası büyüklüğünde tüy gibi kürelerin, aralarına serpiştirildiği ince, gümüşi bitkiler geliyordu; her bir küreden, kar beyazı dev bir çiçeğin kadeh biçiminde, üç loblu goncası yükseliyordu.
Adamlar bu alışılmamış renk cümbüşüne yaklaştılar. Tüy kürelere ulaştıklarında en yakındaki çiçekler birdenbire titremeye başladı ve yavaşça havalandı. Bir süre başlarının üzerinde, yumuşak bir mırıltıyla küme halinde süzüldükten sonra daha da yükseldiler. Güneşin altında döndükçe ışıldayarak ırmağın, karşı tarafındaki küre öbeklerinin yanına kondular. Irmağın, saban iziyle kesişen iki kıyısını, üzerinde düzenli aralıklarla dairesel delikler açılmış camsı bir maddenin oluşturduğu yay şeklinde bir çizgi birleştiriyordu. Mühendis, ayağıyla bu köprünün direncini kontrol etti ve tedbirli bir şekilde karşı tarafa geçti. Oraya ulaşır ulaşmaz, bir öbek beyaz çiçek, ayaklarının altından havalanıp, ürkmüş güvercinlerin endişesiyle başının üzerinde daireler çizmeye başlamıştı.
Mataralarını doldurmak için ırmakta durdular. Elbette, içmek niyetinde değildiler; daha sonra incelemek üzere almışlardı. Doktor gül rengi şeritteki küçük bitkilerden birini koparıp, çiçekmiş gibi, tulumunun iliklerinden birine taktı. Sapı, yarı şeffaf, et renginde minicik nodlarla doluydu bunun ve kokusu da enfesti. Hiçbiri bir şey söylemedi ama bu güzel yerden ayrıldıklarında epey üzüldüler.
Читать дальше